Geçenlerde Facebook eski bir anıyı hatırlattı. Tıkladım, arşivdeki eski fotoğraflara bakıyordum… Hani şu akıllı telefonların hayatımızı henüz ele geçirmediği zamanlar. Yani dost meclislerinde sahici kahkahalar attığımız anlar.
Sonra durdum ve düşündüm; Ulan ne ara hepimiz şu avuç kadar cam ekranların içine hapsolduk? Daha doğrusu, Mark Zuckerberg (benle de yaşıt) ne yaptı da dünyayı kendi kurduğu dijitalin müdavimi yaptı?
Hadi gelin beraber bu işin arkasındaki dahi tezgahı, Hollywood masallarını bir kenara bırakıp açık açık konuşalım.
Her Şey Maskeyi İndirmekle Başladı
Facebook’tan önce de internette ortamlar vardı; MySpace’ler, eski sohbet odaları filan. Ama oralarda herkes maskenin arkasındaydı. “Karizma_35″ler, yalnız 06’ lar derken sahte profiller uçuşuyordu.
Mark’ın en büyük kumarı şu oldu; İnsanlara dijital dünyada kendi kimlikleriyle, gerçek isimleriyle ve o gani gani çektiğimiz fotoğraflarla var olma şansı tanıdı.
İnsanoğlunun değişmez bir fıtratıdır bu; dikizlemeyi de severiz, dikizlenmeyi de.
Eski bir okul arkadaşını aratıp “Acaba ne yapmış, kiminle evlenmiş, nereyi gezmiş?” diye bakma dürtüsü, sitenin kapısından içeri sokan ilk virüs oldu.
Facebook’ ta Lanet Olası Mavi Buton Tuzağı
Yıl 2009. Facebook hayatımıza “Beğen” (Like) butonunu soktu. İşte insanlık tarihinin en büyük bağımlılık miladı budur.
Bir fotoğraf paylaşıyorsun, hani şu özenle seçtiğin, en fiyakalı çıktığın kareyi.. Sonra telefonun köşesinde belirecek mavi bildirimi beklemeye başlıyorsun.
Bilim insanları buna farklı isim verebilir, ama bizim dilde kumarbaz psikolojisi denir.
“Aman efendim kaç kişi beğenmiş, kim ne yorum yazmış?” derken, beyin onayı aldıkça coştu, coştukça daha çok bağlandı. Biz birilerini beğendiğimizi sanırken, meğer buton bizi kendine zincirliyormuş.
Mark Sadece Kod mu Yazdı? Geçiniz Efendim…

Şimdi bu Hollywood filmlerinde falan anlatılan “Mark odasında sabaha kadar uyumadan kod yazdı, dünyayı fethetti” hikayelerine öyle çok inanmayın.
Evet, çocuk zehir gibi yazılımcıydı, orası kesin. Ama onu asıl milyar dolarlık yapan şey klavyedeki hızı değil, vizyonuydu.
Fikir aşamasında ona omuz veren ortaklarını, okul arkadaşlarını tek bir kalemde sistemin dışına itecek kadar gözü karaydı. En önemli zekası geleceği kokladı.
Baktı ki Facebook yaşlanıyor, arkadan zımba gibi nesil geliyor. Gitti daha yolun başındaki Instagram’ı milyar dolara satın aldı. Yetmedi, hepimizin eli ayağı olan WhatsApp’ı bünyesine kattı.
“Bu çocuk deli mi?” diyenlere inat, adam gelecekteki potansiyel rakiplerini daha beşikte boğdu.
Biz Facebook’tan sıkılsak Instagram’a kaçtık, oradan sıkılsak WhatsApp’a sığındık. Yani anlayacağınız, adam bizi kendi kurduğu devasa holdingin içinde oda oda gezdirdi ama dışarı hiç çıkarmadı.
Sosyal Medya Bağımlılığı ve Dijital Kumarhane
Gelelim bugünün asıl büyük olayına. Facebook’ta parmağımızın ucuyla hunharca yukarı kaydırdığımız kısa videolar… TikTok’u, Instagram Reels’ı, YouTube Shorts’u fark etmez. Hepsi bizi elinde oynatan tek bir mekanizmayla çalışıyor.
“Değişken Ödül Sistemi.”
Yani kumar makinelerindeki o kolu her çevirdiğinde ne geleceğini bilmeme heyecanı.
Parmağını her kaydırdığında beyin arkada “Dur bakalım, alttan ne çıkacak? Komik bir kedi mi, güzel bir kadın mı, yoksa saçma sapan bir kavga mı?” diye merak ediyor.
Ne geleceğini bilmediğin için de parmak durmuyor; beş dakika diye girip, gece yarısı yatakta iki büklüm, gözlerin kan çanağı halde iki saatini gömüp izliyorsun.
Adamlar bizi sistemde tutmak için artık saniyelerle yarışıyor. Algoritma senin hangi videoda kaç salise durakladığını anbean ölçüyor. Sana özel hipnoz zinciri hazırlıyorlar ki, zamanın nasıl aktığını ruhun bile duymuyor.
Eskiden facebook’ta eş dost dikizlerdik, şimdi ise arkaya konan ritmik bas tınılarıyla, cıstak cıstak müziklerle ruhumuzu ve vaktimizi dijital bir pavyon masasında meze ediyoruz.
Farkında mısınız, aslında biz ekranı kaydırmıyoruz; Çünkü ekran bizi günden güne, saniye saniye tüketerek aşağı kaydırıyor!
Sosyal Medya Bağımlılığında Gönüllü Rehineler Dönemi

Uzun lafın kısası, Facebook ve onun getirdiği bu sosyal medya çılgınlığı ne bir tesadüf ne de sadece teknoloji başarısı. Bu, insan psikolojisinin, beğenilme arzusunun ve “gruptan geri kalma” korkusunun çok iyi çalışılmış pozisyonu.
Şimdi biz yine çektiğimiz gerçek fotoğrafları paylaşmaya devam edeceğiz. Çünkü burası bizim yeni nesil dijital dükkanımız. Ama tek bir farkla!
O ekranın bizi yönetmesine izin vermeden, tadını kaçırmadan, masadaki dostun gözünün içine bakmayı unutmadan…
Peki sizin bu dijitalde en çok vaktinizi çalan, “Yahu girmeyeyim diyorum ama elim yine oraya gidiyor” dediğiniz gizli sığınağınız hangisi?
Ve şimdi bir de gelecekte meslekleri nasıl etkileyeceğini merak ettiğimiz Yapay Zeka çıktı, aslında vardı ama onu da yakın zamanda detaylandıracağız.
Beyaz Alev‘ i takipte kalın..


Bir Cevap Yazın