Akşamüzeri balkona geçtim. Saksılara yeni can suyu verilmiş biber fidelerinin taze toprak kokusu arasında güzelce sandalyeme kuruldum. Yorucu bir iş gününün tüm metal yorgunluğunu omuzlarımdan atmaya çalışırken, gün batımının verdiği rehavetle kahvemi yudumlamaya başladım.

Bir yandan da kuşların gün kararmadan önceki şu son büyük korosunu, doğanın kendi bestesini dinliyorum. Sabahın neşesi daha ayrıdır ama akşam vakti çatılardan yükselen son ötüşler ve havadaki doğal melodi insana bambaşka bir dinginlik verir.

Severim balkon keyfi yapmayı..

Mutfaklardan gelen tencere tıkırtıları, hafif esen rüzgârla süzülen akşam yemeği kokuları burnuma gelirken huzur sadece bol köpüklü bir fincan kahve ya da buram buram şerbetçiotu kokan yorgunluk birasından ibaret.

Ancak biraz sonra bu sessizliği bozacak olan şu tanıdık enstrüman sesi, akşamın tüm akışını değiştirecekti…

Keman Çalmak Zor mu, Yoksa Bir Ruhun Terbiyesi mi?

Kahvemin daha yarısına gelmemiştim ki, karşı pencereden tanıdık keman sesi yükselmeye başladı.

Doğrusunu isterseniz, uzun süredir bu sesin şahidiyim. İlk zamanlar acemice çıkan, yayın tel üzerinde adeta can çekiştiği seslerden rahatsız olduğum da doğrudur. Her enstrümanın bir öğrenme sancısı vardır elbet ama keman öğrenmek ve ilk notaları basmak insanın sinir uçlarıyla oynar, bazen en sabırlı komşuyu bile hayattan bezdirir.

Fakat neyse ki sancılı günler artık geride kalmıştı.

Şimdi duyduğum ses, her geçen gün kulakta daha zarif bir iz bırakıyor. Komşunun küçük kızı belli ki her akşam sabırla arşeyi eline almış, her gün bir tuğla daha koymuş üzerine.

Şimdi gün batımıyla birleşen bu ezgi, akşamın sessizliğini adeta bir nakış gibi işliyor. Sanki Canan Anderson karşı penceremde keman çalıyor.

İnsanların bir müzik aletiyle dertleşme çabasına her zaman derin bir sempati duyarım. Çünkü ben de yıllardır o tuşların başında org ile dertleştim. Gecesini gündüzüne katan biri olarak bu tutkuyu bilirim.

Zaten başladım mı duramazdım. Orgun başına bir geçerdim akşamdan, sabahın ilk ışıklarına kadar tüm gece çalardım. Notalar arasında kaybolmak, dünyanın en güzel kaçışıydı benim için.

90’lar Eski Düğünler ve Piyanist Şantör Nostaljisi

Bu küçük kızın arşeyi teller üzerinde gezdirmesini izlerken, zihnim beni kendi çocukluğuma, yani 90’lı yılların başına, kendine has mahalle kültürüne fırlatıyor.

Çocukken mahalledeki arkadaşlarım fiyakalı bir bisiklet sevdasına düşerken, benim tek hayalim vardı. Bir orgumun olması. Babamdan sürekli bana org almasını ister dururdum..

Semtimizde çok sayıda düğün salonu vardı. Düğünlere gelin-damat görmeye değil, sadece efsanevi piyanist şantörlerini dinlemeye giderdim. Bir salondan çıkar diğerine girerdim. Gözümü ayırmadan müzisyenlerin başına dikilirdim. Sonra eski Roland orgların üzerinden çıkan ritimleri adeta nefes almadan izlerdim.

Sahnenin puslu ışığı altında, tek bir adamın koca bir salonu nasıl avucunun içine aldığını görürdüm. Piyanistin parmakların tuşlar üzerinde nasıl sihirbaz gibi gezindiğini hayretle seyreder ve bir gün o sahnede olmayı düşlerdim.

Tabi yeri gelmişken anlatayım;

O zamanın düğünlerinde şimdiki gibi hazır paket meyve suları veya plastik şişe kolalar yoktu.

Garsonlar ellerinde cam sürahilerle gelerek ince uzun limonata bardaklarını dağıtırdı. Bardağın ağzına bir peçete sokuşturulurdu. Biz de buz gibi gerçek limon kokulu içeceği yudumlarken müziğin ruhumuza işleyişini seyrederdik.

Düğünlerde dışarıdan geldiğimde hiç belli olmazdı. Çünkü çocuk aklımla bile jilet gibi giyerdim ki beni oradan biri sansınlar da ‘’ sen nereden geldin’’ demesinler…

Enstrüman Çalmanın ve Notalarla Dertleşmenin Ruhu

İşte şimdi karşı balkonda masumiyet dolu, mavi gözlü ve siyah kıvırcık saçlı küçük kız var. Kemanını çenesinin altına nazikçe yerleştirip arşeyi oynatmasını izlerken gözümde o yılları ve anıları hatırlıyorum.

Ben notaları tuşlara basarak ararken, bu kızda teller üzerinde parmaklarını gezdirerek aynı duyguyu kovalıyor.

Keman sesi, bazen bir karşı cinsle flört ediyormuşçasına tutkulu hava verir insana. Yerinde ağlatıp yerinde coşturan muazzam ruha sahiptir. Arşe tele her değdiğinde, sanki küçük kız kendi ruhundan parçayı sokağa bırakıyor.

Suna Kan’dan Canan Anderson’a Kemanın Büyülü Dünyası

Bu kızın her geçen gün daha da ustalaşacağını ve ince parmaklarıyla daha büyük eserlere ruh üfleyeceğini düşündükçe keyfim katlanıyor.

Keşke keman sesini de yazıya dökebilseydim. Dökemiyorum ama siz kulağınızda o sesi duyun.

Kendime bira açarak bilgisayarımı elime alıp bu satırları yazmaya koyuluyorum.

Bir müzisyenin gelişimini izlemek inanın aslında bir fidanın büyümesini izlemek gibidir. Ciddi emek ister, sabır iste, sıkılmadan usanmadan tekrar ister.

Kızı izlerken aklıma bazen Balat’ın Arnavut kaldırımlı sokaklarında kemanıyla fırtınalar estiren özgür ruhlu sokak müzisyenleri, bazen de sahnede adeta kemanıyla dans eden Canan Anderson geliyor.

Kim bilir; belki de bizim komşunun keman çalan kızı, disipliniyle bir Suna Kan gibi adını dünya müzik tarihine altın harflerle kazıyacak. Arşeyi her vurduğunda kalabalıkları peşinden sürükleyen bir virtüöz olacak. Müziğin ruhu şehre yayılınca, gri beton binalar birer sanat eserine dönüşüyor.

Siz siz olun, evinizden müziği eksik etmeyin. Kendinize ya da çevrenizdeki insanlara müzik aleti çalmayı ve bir enstrümanın ruhuna dokunarak aşılamayı ihmal etmeyin.

Çünkü ızdıraplı geçen ilk günlerdeki gıcırdayan notaların arkasında, bir ömür boyu sürecek olan muazzam tutku gizlidir. Hayat, ancak bir ezgiyle birleşince gerçekten yaşanmaya değer hale geliyor.

Peki sizin de çocukluğunuzun düğünlerinden aklınızda kalan unutulmaz detay nedir? Limonata mı, keman mı, yoksa piyanistin sihirli parmakları mı?


Beyaz Alev sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Bir Cevap Yazın

Popüler

Beyaz Alev sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin