Kanser adını duyunca çok korkarız. Hayat kimi zaman beklenmedik zorluklarla dolu yolculuktur. Bazen hücrelerimiz başkaldırıp düzeni bozar, kafasına göre yayılıp çoğalır. Bunun gibi ciddi bir hastalık ruhumuzu sarsıp alt üst eder ve geleceğe yönelik umutlarımızı sorgulamamıza neden olur.
Adı batasıca hastalık, aslında bedenin içinde açan kara çiçektir. Çünkü sessiz sedasız sinsice kök salarak görünmez dallarını uzatır. Ne rengi vardır, ne kokusu. Yalnızca kökleriyle çürütür. İlerleyip yayılınca kendini gizleme ihtiyacı da hissetmez artık.
Doğanın da kuralı var. Bazı şeyler bazı sebeplerle son bulur ve yenilenir. Bu noktada karanlık ne kadar koyulaşırsa, “beyaz alev” de o kadar parlak görünür.
Unutmayın, yıldızlar en çok zifiri karanlıkta parlar. Ancak sabah doğan güneşin akşam batması gerektiğini de biliriz.

Size adına kanser dedikleri bu kara çiçekle 6 yıl boyunca aynı masaya oturan dedemden bahsetmek istiyorum.
Dedeme kemik iliği kanseri (Multipl Miyelom) teşhisi konduğunda 75 yaşındaydı. O, hayatını rakamlarla ve disiplinle yönetmiş banka müdürüydü. Ama kanser, rakamların ötesinde sınavdı.
Yıllarca ona refakat etmiştim. Kemoterapi salonlarının o kendine has, metalik ve steril kokusu şu an bu satırları yazarken bile hala burnuma geliyor.
Kanser Tedavisi başlayınca artık kemoterapi ilaçlarının dozu, şiddeti ve sıklığı artıyor, yan etkiler baş gösterip dedemi tamamen yatağa bağımlı hale getiriyordu.
Haftanın 2 günü kemoterapiye gidiyorduk, diğer 2 gününü de kan tahlili yaptırmakla geçiriyorduk.
Bu vaziyette dedem 4 gün boyunca asansörü olmayan apartmanda 5 kat merdiveni inip çıkmak zorunda kalıyordu. Peşinden sandalye taşıyordum kat aralarında oturup dinlensin diye.
Bazen kan değerleri izin vermez ve koca bir günü sadece serumla geçirmek zorunda kalırdı. İlaçların ağırlığı altında ezildiği o bitkin günlerde, babaannem elinde beyaz bir tasla dedemin altından tuvaletini alırdı.
En çok canını yakan bence hastalığın acısı değildi. Bana göre, o güne kadar dimdik tuttuğu otoriter ve mağrur duruşuna karşı en mahrem ihtiyacının giderilmesine muhtaç kalmasıydı.
Hastalık ve yaşlılık insanı çocukluğuna geri döndürür, ama zayıflık değil, muhtemelen en saf halinde hayata tutunma çabasıdır.
Saklamış, Gizli Gizli Gitmiş…
Kanser hastası olduğunu da önceleri bizden saklamış. İlk zamanlar durumu tek başına sırtlanmış. Her hafta gizlice otobüse taksiye binip kemoterapiye gitmiş, sonra hiçbir şey olmamış gibi eve dönüp akşam yemek sofrasına oturmuş. Tabi bunu sonradan öğrenecektim.
Neden sakladı acaba, korktuğu için mi? Hayır.
Muhtemelen sevdiklerinin omuzlarına kendi yükünü bindirmek istemeyecek bir yüreği olduğu içindi. Kanser bazen insanı yalnızlaştırır, ama o yalnızlığın içinde aslında devasa bir koruma içgüdüsü yatar.
Tabi bu sırrı daha fazla saklayamazdı, açığa çıkıverdi ve tüm görevi ben üstlenmiştim.
Kanseri Kabullenmek

Kanser teşhisi konduktan sonra, yaşanan duygusal dalgalanmalar çok normaldir. İnsan dışarıya karşı başı dik görünür ama için fırtınalar kopar. Sürekli “neden ben?” diye sorgular. Bu hastalığı kimse kendine ya da sevdiklerine konduramaz.
Biz konduramadık, muhtemelen siz de konduramazsınız. Ancak azıcık sakin bir ruhla doğayı seyrederseniz şunu fark edeceksiniz.
“Bunun başımıza gelmemesi için aslında hiçbir sebep yok.” diyeceksiniz.
Ruhun Kimyası var
Zayıflıktan Güce: Hastalık döneminde hissettiğimiz zayıflık aslında güç kaynağına dönüşür. Her insanın içinde dayanıklılık ve cesaret var. Zorluklarla yüzleşmek, insanın kendini keşfetmesini sağlar ve olgunlaştırır.
Bu süreçte hem kendimize hem sevdiklerimize nazik olmalıyız. Kendimizi ve başkalarını yargılamadan duygularımızı kontrol edebilmek, iyileşme sürecini hatta o “kara çiçeğin” seyrini bile etkiler.
Kendinize Zaman Tanıyın Şifa bulma süreci sabır gerektirir. Kanser teşhisi konması “yandım, bittim, öleceğim” demek değildir. Her kanser hastası kanser sebebiyle ölmez. Çünkü kanserin türü, evresi ve herkesin vücudu farklıdır.
Sonuçta hepimiz er ya da geç bir sebeple öleceğiz, ama bu belki bambaşka bir nedenle olacak.
Belki akciğerde bir nodül teşhis edilmiş olabilir; ameliyatla veya tedaviyle bunu atlatıp hayatın tadına bakmaya devam edin.
Neden her şeyi şimdiden kara bir keder haline getiresiniz ki?
Bu süreçte doğru teşhis kadar, doktor ve hasta arasındaki güven bağı da iyileşmenin gizli kahramanıdır.
Destek Almanın gücünü bilin: Çaresizlik hissine kapılmak insanı içe kapanmaya iter. Bu gayet insani tepki. Ancak bu durumda yapılabilecek en iyi şey sevdiklerimizle bağı koparmamak, durumu gizleyip saklamamaktır.
Destek almak yalnız olmadığını hissettirir. Doğmak ve yaşamak kadar, hastalanmak da hayatın gerçeğidir.
Şu gerçeği aklınızdan çıkartmayın;
Bir trafik kazası veya kalp krizi gibi ani vedalar insanı daha büyük bir şoka sokar. Ancak hastalık süreci, her ne kadar zor olsa da, insana ve yakınlarına veda etmek ya da her şeye hazır olması için yeterince zaman tanır.
Neden ben kanser oldum diye sorgulamayın!
Depremde tüm ailesini, yakınlarını ve maddi varlıklarını bir anda kaybeden kişileri düşünün. Tek başına enkazda sağ çıkarak hayata tutunmaya çalışan bir çocuğu hayal edin. İşte o vakit bunu daha iyi anlayacaksınız.
Özellikle zaten 6 Şubat depreminde arama kurtarma çalışmalarında hayatın aslında ne kadar an meselesi ve boş olduğunu sahada öğrendik.
Dua ve Maneviyat

Kanser gibi ağır bir hastalık sırasında maneviyat, pek çok insan için zor zamanların huzur kaynağı.
Dua etmek ruhu rahatlatır. Hem kendinizi hem de hastayı daha güçlü kılar. Yaratıcı ile kurulan bağ sizi iyileştirmez ama umudu besler.
Kişi inançsız bile olsa, başına gelenin zaten doğal bir yaşam döngüsü olduğunun bilinciyle bunu kabul eder.
Şu an 60 yaşında olduğunuzu düşünün, yüzünüz 19 yaşınızdaki fotoğraflar ile aynı kalmıyor.
Evrende milyarlarca gezegen, milyonlarca yaşam formu var, biz onlardan sadece biriyiz. Bu devasa sistemde hücrelerimizin kontrolsüzce bölünmesi doğanın bir parçası.
Bedenin fısıltılarını vaktinde duymak ne kadar kıymetliyse, o sese rağmen fırtına koptuğunda ruhun ışığını korumak da bir o kadar hayatidir.
Altın Anahtar
Büyüklerin bir lafı var, muhtemelen duymuşsunuzdur.
‘’ Kırılan kemik kaynadığında eskisinden daha güçlü olur.’’ derler.
Ruhunuzdaki o çatlaklar, belki de ışığın içeri girmesi içindir.
Kanserden korkmayın. Önemli olan bunu vaktinde fark etmek ve o “beyaz alevi” içimizde her daim canlı tutmaktır.
Yarını dert etmek yerine, bugünün tadını bir gurme gibi çıkarmaya bakın. Doğduktan sonra kimse sonsuza dek yaşamayacak. Bu yüzden ‘’neden biz’’ diye sorgulamamak gerek.
Bir farklı detayı da hatırlatmakta fayda var;
Bazen bazı sevdikleriniz sizi üzmemek için, biraz uzaktan ve sessizce takip eder. Çünkü sizi istemsizce deşip içinizin yanmasına kıyamazlar. Ancak o anki ruh haliyle siz bunun sebebini muhtemelen kavrayamazsınız.
Yalnız Olmadığınızı bilin
İnsan, yarası yarasına benzeyenle yan yana gelince şifa bulur. İçinize kapanın, ama yaşamla bağı koparmayın. Diğer insanların acılarına da kulak verin. Belki onların yaşanmışlığı sizden daha büyüktür.
’Beterin beteri var!’’ sözünü aklınızdan çıkarmayın.
Bu dönemde eğer tek başınıza ya da çevrenizin desteği ile toparlanamıyorsanız profesyonel destek almakta çok fayda vardır. Mutlaka bir psikolog ile görüşmelisiniz.
Kanser Neden Çok Arttı

Yazıyı bitirmeden önce, kanser hastalığının artış sebebini de ele alalım. Gerçi bunu zaten hepimiz biliyoruz; Kanserin temel sebepleri arasında beslenme alışkanlıkları, yaşam tarzı, çevresel faktörler ve genetik yatkınlık yer alıyor.
Ancak kanser yeni bir hastalık değil, eski zamanlardan beri vardı. Günümüzde teknoloji ile tanı ve teşhis konabiliyor. Bu da yapılan istatistiklerde kanserde artış gibi görünüyor.




Bir Cevap Yazın