Güz, doğanın canlı cansız her şeye sunduğu mevsim. İnsana muhasebe yapma, özüne dönme ve kimi zaman öz eleştiri imkanı verir. Yaşamın aslında her zaman ilk bahar ve yaz gibi cıvıl cıvıl olmadığını hatırlatır.
Metabolizma yavaşlar, vücut dizginlenir. Güze bakmak, sahip olduğunu sandığımız şeylerin aslında sahip olmadığımız gerçeğine ayna tutar. Zaten kış görmeden yazın kıymeti bilinmez.

Yaklaşık beş buçuk saat boyunca neredeyse hiç durmadan batak kar yürüdük. Fiziksel enerjimizi çar çabuk tüketip götürmüştü. Botlarımız su alıp, ayaklarımız ıslanmış, haşatımız çıkmıştı. Yürürken ayakta şekerleme yaparak, yarı uyuklayarak güç bela varmıştık köye.
“Ayakta uyumak” tabiri sanırım yorgun insan için kullanılmış olmalı. Çünkü yürürken bile uyumak mümkün. İnsanı şuursuzca sürükler. Hele ki yerin ve göğün bitmek bilmez beyazlığı, o sessizliğin sesi ile katmerlenmiş ise ruhunu da yorar.
Çeşmeler donmuş, su akmıyor. Dışarıda kar, fırtına, boran birbirine karışmış. Zemheri mevsimi için bir söz vardır; “Bu havada ancak avradı kaçan dışarı çıkar.” diye. Hastalık, cenaze, erzak sıkıntısı olmasa kim çıkar dışarıya.
Anneannem derdi;
”Ocak tütüyor, çayın kaynıyor, sağlıklıysan, çevren sağlıklıysan gir çık oyna, ne işin var düğünde, düğün evinde.
Yok eğer uykun kaçacak diye çay içmiyorsan, dişinin arasına kaçıyor diye fındık yiyemiyorsan, sobana odun kırıp atacak evladın yoksa, yatağa düşünce elden ayaktan kesilip yardım edecek biri yoksa, gir ağla, çık ağla, ne işin var cenazede, cenaze zaten evinde.”

Harman kapısını açıp, buz tutmuş avludan girdik kanatlıya. Buz sarkıtları kimi yerde çatıdan tulumba yalağına kadar uzamıştı. Kar kürünerek tuvalete doğru bir yol açılmış, aynı patika eve doğru ilerliyordu.
Osman emmi buyur etti. Yorgun argın çöktük soba başına. Çoraplarımızı kurutup, patik geçirdik. Hacer yenge yer sofrasını açmış, önümüzdeki tepsiye yemekleri dizmişti.
Tandurda pişen sıcacık köy ekmeğinin ve çökeleğin kokusu odaya yayılmıştı. Üstünde dumanı tüten tencereler de peşisıra geldi odaya.
Yorgunluk çoktu, ama çay içmeden uyuklamak istemiyorduk. Aslında soba üzerinde henüz sağılmış kaynayan sütten bile içsem yeterdi bana. Lakin sofrada ne var ne yok, silip süpürdük.
İnsan üşüyünce ve yorgunken tok gibi sanıyor kendini, ama karnına sıcacık yemek girince açlığını anlıyor.
Yemeğin ardından sohbet ederken çayımızı da içmeye başlamıştık. Aslında ağırlık basınca uyukluyordum. Bir yandan da yer döşeğimiz açılıyordu. Birimiz divanda, birimiz yerde yatacaktık. Osman emmi sordu;
“Sen nerede yatacaksın?”
-“Ben yerde yatarım, divanda Erdem yatsın.”
”Yok. Sen yat divanda, ben zaten alışkınım. Gerçi fark etmez. Mis gibi yatak.” dedim.
”Askerdir yeğenim, yatar o yerde, emme yatak olsun, divan olsun, yatak aynı yatak. Haydi gençler, Allah rahatlık versin. Sizi tutmuyum, dinlenin.”
-“sağ olasın emmi, hayırlı geceler.” dedik.
Yavaşça kapatıp çıktı odadan. Uzandım yerde içi yün dolu köy yatağına. Ahşap tavanın kerestelerine bakarak uyumak gibisi yok. Işık kapanıp, gözler karanlığa alışınca bile belli oluyordu o tavan.
Ah ne güzel yün döşek.
Köy evinde akşam açılır, sabah toplanır, ağır mı ağır yataktır. Ev sahibi de misafirde böyle yatar kalkar. Hep kendine has bir kokusu vardır. Böylesi bir yorgunluğu ancak bu yatak yok eder.
Tavana bakarak dışarıdan gelen soğuğun pencereleri ıslık çalarak yalamasını dinledim. Duvar saatinin çıkardığı mekanik ses de buna eşlik ediyordu.
Yorgundum, çay içerken uyukluyordum, ama yatağa girince sanki uykum kaçmıştı. Ancak Necati çoktan uyumuş ve hatta şimdi hafiften horlamaya bile başlamıştı.





Bir Cevap Yazın