Geçen akşam Kemal ile Galata köprüsü altında yüzü Haliç’ e bakan mekanlardan birine gittik. Hava ılık diye kapının ağzında orta köşe bir yere kurulduk.
Neredeyse 30 saniye içinde garson geldi ve koydular önümüze 50’liği. Peşinden getirdiler tersiyle haydari, şakşuka, deniz börülcesi (bayılıyorum ona) acılı ezme ve atomu.
Bu atomu yerken güzel, ama ertesi gün oturduğun klozet yanardağa dönünce anlıyorsun nasıl yaktığını. Ancak yine de seviyorum.
Usule göre ilk kadehi garson koyar, ama sevmem. Rakıyı illa kendim açıp servis edeceğim.
Açtım ve doldurdum, üstüne suyunu çekip buzunu attım. Kadehten çıt pıt buzun çözülme sesi gelirken biz sohbete çoktan dalmıştık.
Ne konuştuğumuz bizde kalsın, ama konu konuyu açtıkça aldı başını çorap söküğü gibi ta nerelere gitti.
Konuşurken kadehler boş kalmadı.
Üst üste rakı pek iyi gelmedi, daha dün tatlı huysuz Esin’ in yaş günü gecesinde içmiştim. Ancak, o gece Kalkıp zeibeio da yaptım sanırım, ama nasıl yaptım bilmiyorum.
Bir ara o şişe kıçına doğru 2 parmak kala indiğinde kafamız güzelleşince gelen çiçekçi kıza bahşiş verdi Kemal.
Tabağı biraz yukarı kaldırarak Şakşukanın zeytinyağı birikmiş olan kısmına kızarmış ekmeği bakarken kahkaha attım.
Ulan, bu çiçekçi hadi manyak. Erkek erkeğe oturana çiçek satmaya yanaşıyor masaya da, hani sen ne bok yemeye şimdi ona uydun…
”Ne bileyim” dedi.. ”Ben de anlamadım. Kafa güzel, keyif güzel, koy ver itsin.”
Şişeyi elinde tutmaktan vazgeçersen koyacağım…
Biz sigara içilen taraf diye dışarıda oturuyoruz. İçerde sahneden elektro bağlamanın ekolu sesi iyice yükseldi. 4 telli bağlama, hangi manyetik varsa harika ton var. Bayılıyorum bu elektro bağlama sesine.
Derken hoparlörden gelmez mi Nergis’ in sesi;
” Erdemi’ im, seni klavye’ ye bekliyorum, çıkalım kaleye karşı”
Bardağımı alarak gidip oturdum sahneye. Demez mi bana “re”…. gir.
Ulan şekerim bilmiyor musun ben La karar çalarım, La dan başlar, La dan bitiririm.. “Re” nerden çıktı? Korg’ da komanın nereden verileceğini de bilmiyorum.
Afalladım kaldım, ama yapabildim.
Neyse ki yarım saat sonra masama geri döndüğümde önümüzde iki kulplu bardakta bira, fıstık ve kaşar peyniri duruyordu.
Rakı üstüne macun mu çekiyoruz Kemal’ im..
”Yolluk olur paşam.”
Olsun anam..
Sigaramı yakıp başımı çevirdim şehre karşı.
Bu sefer demin ki çiçekçi kızın yarısı boylarında 2 kız geldi başımıza. İkisi de yalınayak. Ayakları simsiyah ve para istiyor. Birinin suratı öyle tatlı ki, hani o yanaklarının etini alıp alıp yiyesi geliyor insanın.
Çıkarıp bir ona bir ötekine para verdim. Bu sefer Kemal bana vıdı bıdı etti. Ne verdiğimi bilmiyorum. Neyse ne, vermişim işte bir şey. Kime ne? Ama bu minik kızın tipine bayıldım.
Biraları bitirip kalktığımızda sis bastırmıştı. Yola çıkarken sis öyle bir artmıştı ki, boğaziçi küprüsü’nün iki bacağı ve ortası adeta görünmez olmuştu. Karaköy’ ün bilmem kaç yüz yıllık o heybetli binalarının birinci katından yukarısı artık görünmüyordu. Bir kaç metre ötemiz adeta hayalet şehir olmuştu.
Sallana sallana birer sigara yaktık ve taksi aramaya başladık.





Bir Cevap Yazın