Zara’da mevsimler akıp geçerken sadece havalar değişmez, akrabaların muhabbeti de ayrı bir harlanır. Bizim enişteyi tanıyanlar bilir; teyzemin kocası, nerede bir bekâr görse hemen başını bağlama, onu dünya evine sokma sevdasıyla tutuşur.
Yıllardır ne zaman bir araya gelsek, lafı döner dolaştırır bir şekilde mürüvvet konusuna getirir.
“Erdem, bak senin başını şöyle hayırlı bir yerle bağlayalım” cümleleri artık bizim klasik selamlaşmamız haline gelmiştir.
Sadece eniştem değil, dayımın karısı yengem de ondan aşağı kalır yanı yoktur. İkisi bu konuda resmen birbiriyle yarışıp durur.
Hele yengem; Aman yarabbi, en kalabalık ev ortamında bile evlilik konusu daha kapıdan girip sarılırken başlar. Sonra içerde devam eder, hem de yüksek sesle ve salonda tanıdık tanımadık herkese duyurarak.
Yengemin eniştemden farkı bunu kalabalıkta tekrarlaması, eniştemin de sadece erkek erkeğe baş başa olduğumuzda konuya derinlemesine dalması. Fakat her ikisi sadece cenazelerde bu muhabbeti açmaz. Tek ortak yanları bu.
20 yıl önce askerden yeni geldiğimde şiddeti maksimum seviyedeydi. Zamanla bu baskı azalır diye düşünmüştüm, ama yok abi, bugün 40 yaşındayım ve zerre kadar geri adım atmış değiller.
Bu darlanma sebebiyle kimi zaman içten içe kızarım, kimi zaman da haklılık payı veririm.
Bu yıl yine memlekete gittim. Ne zamandır aklımdaydı, ama kuzenimin kınası vesile oldu.
Zara‘nın insana huzur veren havasını solurken enişte yine başladı. Yüzünde muzip bir gülümseme, kafasında belli ki yine binbir tilki dönüyor. Bakışından anlarım, benden bile heyecanlıydı adam.
“Hadi kalk,” dedi, “hırdavatçıya gideceğiz, biraz malzeme bakacağız, hem ufak bir bakiyem kaldı, ödeyip gelelim.”
Takıldım peşine, zaten vakit geçirmek lazımdı. Kadınlar akşamki kına için yemek ve temizlik telaşındaydı; evler yan yana ama hangi eve geçsem, içeride ya süpürge çalışıyor ya kazan kaynıyordu.
Çarşıda Bir Enişte Emrivakisi

Neyse, birlikte çarşıya indik. Zara’nın kendine has esnaf dokusunun içinden geçip dükkâna vardık.
Dükkân dediysem öyle küçük bir yer değil; yapı marketten müteahhitliğe kadar bölgenin köklü işletmelerinden biri. Zaten teyzemlerin de, dayımların da evlerinin inşaatını yapmışlar.
İçeri girdik, ortalık ana baba günü. Çivi alan, fatura kestiren, kum ve çimento yüklü kamyonun dolmasını bekleyen müşterilerden oluşan bir hengame vardı.
Enişte beni doğrudan dükkânın içindeki muhasebe kısmına götürdü. Masada güler yüzlü bir genç kadın bizi karşıladı, ayağa kalkarak buyur etti.
Çayı yudumlarken gözüm bir yandan işin temposuna takıldı; kafasını evraktan, ekrandan neredeyse kaldırmıyordu.
Fatura kesiyor, ödeme alıyor, telefonlara yetişiyordu… Öyle bir yoğunluk vardı ama kız eniştemle de epey samimi bir şekilde ilgilenip hâlini hatırını sormaktan geri kalmıyordu.
Zaten çayı da kendi söyledi. Hatta kahve yaptırıyordu, ama mutfaktaki ablaya eziyet olmasın diye özellikle çayda karar kılmıştık.
O an, dükkânın hareketli temposunun içinde Zara insanının ne kadar üretken ve çalışkan olduğunu bir kez daha takdir ettim. Çayımız bitince sorulmadan tazelendi, onu da bitirdik, enişte ödemesini yaptı ve çıktık.
“Nasıl Ama?” Hırdavatçı Muhasebesindeki Kısmet
Çarşı yolunda arabaya doğru yürürken enişte koluma girip meşhur kahkahasını patlattı: “Nasıl ama?” Meğer dükkâna ödeme bahane, bizim eniştenin derdi şahane! Amacı beni oraya götürüp kızı göstermekmiş.
Açıkçası o gün yoğunluğun arasında yüz yüze gelip iki kelam edemedik, nasip de olmadı. Zaten dönüp baktığımda hayatın gerçekleri de devreye giriyor.
Ben İstanbul’da kendi imalatımda, dijital dünyamda bir hayat kurmuşum; oradaki yaşam başka, buradaki ritim başka. Şehirler farklı, temposu farklı.
Enişte yol boyunca ve ertesi güne kadar peş peşe sordu durdu; “Bak oğlum, kaçırma bu kızı, zaman akıp geçiyor, yaşı ilerliyor.” Kararımın ne olduğunu merak ediyordu sanki o gün göz göze gelmemiz, birkaç dakikalık hâl hatır yetmiş gibi. Ben ”olur enişte beğendim” desem telefonunu verecekti kızı arayıp konuşayım diye.
Ama içimden geçirdim sadece; hani arayıp ne diyecektim ki? Tek taraflı beğenmiş olmam bir şeyi değiştirmezdi. Hayatında biri var mı, yok mu bilmiyordum, ben beğensem o beğenecek miydi? Üstelik bu, İstanbul’a dönmeme son gün kala olmuştu.
O hafta köyde birkaç gün daha kalıp bir iki kez alışveriş bahanesiyle uğrasaydım, belki iletişim kurma fırsatım olurdu. Yani biraz daha organik ilerlerdi akışında. Ancak hayat düzeni ve mesafeler gerçekten önemli..
Yine de bu olay bana insanın ne kadar çalışkan ve hayatın içinde olduğunu bir kez daha hatırlattı. Bizim eniştenin tatlı ve hoş emrivakisi de memleket anılarımın arasına girdi. Tebessümle anacağım Zara Hatırası olarak hafızama kazındı.
Hayat bu; kime, nerede, nasıl bir kısmet yazıldığını kimse bilemez. Ancak insanın böyle içten ve samimi yakınlarının olması bile yetiyor. Hani derler ya, “Her nasip vaktine, her kısmet nasibine esirdir” diye…

Bir Cevap Yazın